Yıllardır kandilleri tartışır dururuz: Sahihtir, değildir, bidattir, sünnettir, gelenektir vs. Olayın bu tarafından biraz uzaklaşarak meseleye başka bir açıdan yaklaşabilir miyiz?
Kur’an-ı Kerim’i düzenli okuyan, her gün namazını dikkat ve huşû ile kılan, İslami ilimleri anlayacak düzeyde okuyan ve okumayı kendine dert edinen kişiler için kandillere ayrıca ihtiyaç olmayabilir. Bu kişiler zaten ilmin aydınlığında, Kitap kandilinin ışığında yollarını bulmuşlardır.
Ancak toplumun tamamı için aynı durum geçerli değildir. Yanı başında Hristiyanlık ve diğer pagan kültürlerine ait kutlamalar bulunan, hâkim kültürün etkisi altında kalan halk için aynı şeyleri söylemek zordur. Ulema, insanları bir şekilde camiyle ve cemaatle buluşturmak, tebliğini yapabilmek amacıyla “küçük ipuçlarına büyük anlamlar” yükleyerek halkın dikkatini bu gecelere çekmiştir. Asıl amaç, insanları mescitlerde toplayıp onları “hocayı dinleyecek kıvama” getirmektir. Camide toplanan halka Kur’an-ı Kerim’in mesajı ve Hz. Peygamber’in örnekliği anlatılmalıdır.
İnsanların başka kültürlere özenmemesi ve onlara meyletmemesi için, kendi kültürümüz içerisinde, dinî sembollerle iç içe bazı kutlama ve hatırlatma günleri geliştirilmiştir. Ancak zamanla bizim gibi yarım hocaların da etkisiyle bu konuda ölçü kaçırılmış, bir ibadete bin yıllık ödüller vaat edilerek işin şirazesinden çıkılmıştır. Oysa bu tür abartılara gerek kalmadan, ölçülü davetlerle insanları cami ve mescitlerde buluşturmak; İslam’ın ruhundan, mana ve maksadından uzaklaşmadan birtakım faaliyetler icra etmek mümkündür.
Bu gecelerde çocukların ve gençlerin ilgisini çekecek, onların camide kendilerini mutlu hissedecekleri etkinlikler yapılmalıdır. Camide çocukların ve gençlerin de mutlu olabilmesi, yarınlar adına bir umut vesilesidir. Onlardan olgun insanlar gibi gelip sessizce oturmalarını ve pür dikkat dinlemelerini beklemek gerçekçi değildir. Enerjilerini sağlıklı bir şekilde değerlendirecek ortamlar geliştirilmediğinde, bu enerjiyi başka mekânlarda ve çoğu zaman helal-haram gözetmeden boşaltma eğilimine girmektedirler.
Kandillere adeta savaş açan bazı kimselerin doğum günü, yılbaşı ve benzeri kutlamalara sıcak baktıklarını, hatta bizzat kutladıklarını görmekteyiz. Bu durum yalnızca “perhiz, lahana turşusu” çelişkisi değildir. Aynı zamanda psikoloji ve sosyolojiden yeterince istifade etmeden, yaşananları fıkhın şekilci, hadisin lafızcı yaklaşımlarıyla değerlendirme problemidir.
Elbette cami ve mescitlerimizde temel ölçülere riayet edilmelidir. İbadethanenin ağırlığı ve manevi dokusunun izzeti zedelenmeden hareket edilmeli; cami ve mescitlerin birer “yaşlı barınma evi”ne dönüşmesine izin verilmemelidir. Bugün birçok kilise, cemaat yokluğundan kapanmakta veya satılmaktadır. Bu akıbetten ders çıkarmalıyız. Camilerimizde çocukların ve gençlerin önü kapatılırsa, çok uzak olmayan bir gelecekte, onların ilgi duymadığı ve ihtiyaç hissetmediği ibadethaneler de cemaatsizlikten "satışa çıkarılabilir.”
Peygamberimizin panayırlarda İslam’ı anlattığını sıkça dile getiririz; ancak o panayırların nasıl ortamlar olduğunu zihnimizde canlandırmak istemeyiz. Mescid-i Nebevî’de Habeşli kölelerin ezgi söylediklerini okuruz; fakat bunun bugün neye tekabül ettiğini düşünmeyiz. Bütün bunları dikkate alarak kandil gecelerinin, hayırlara vesile olacak şekilde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Her yerde ve her zaman aşırılıklar ve yanlışlıklar olabilir. Bu yanlışlıklara kızarak, insanların buluşmasına ve mescitlerde birleşmesine vesile olan bu geceleri bütünüyle reddetmek yerine; onları daha sahih, daha bilinçli ve daha faydalı hâle getirmeye çalışmalıyız. Bu inanç ve hassasiyetle, gecelerimizin hayırlara vesile olmasını diliyorum.
saitali_02@hotmail.com