Sokağın dili, toplumun aynasıdır. Bir toplumda sokağın nabzını tutmak için uzun ekonomik raporlar ya da ekonomi verilerini okumaya gerek yok. Sokaklar hâl diliyle konuşur. Kimi zaman bir çocuğun kahkahasıyla, kimi zaman işsiz bir gencin sessiz bakışlarıyla, kimi zaman da pazardan eli boş dönen bir annenin yüzündeki hüzün ve keder... Sokağın dili, rakamlardan ve istatistiklerden daha gerçek, daha samimidir. Bu anlamda ekmek kuyrukları, ucuz gıda kuyrukları, yardım ve sosyal destek kuyrukları ya da Bir market kuyruğunda, beş dakika beklemek, birçok istatistik tablosundan daha fazla şey anlatabiliyor.
Bugün sokakta en çok konuşulan konuların başında hayat pahalılığı geliyor. İnsanlar artık ne kadar kazandıklarını değil, kazandıklarıyla ne kadar az şey alabildiklerini konuşuyor. Maaşlara gelen zamlar, fiyat etiketlerinin hızına yetişmeye çalışırken vatandaş ay sonunu değil, bazen haftanın sonunu hesaplıyor.
Sokak aralarındaki çay ocaklarında, minibüslerde ve esnaf dükkânlarında ortak bir cümle duyuluyor: “Geçim zorlaştı.” Sabahın erken saatlerinde işe giden, akşam yorgun dönen milyonlarca insanın ortak derdi artık geçim sıkıntısı. Kazanç artıyor gibi görünse de fiyatlar daha hızlı yükseliyor.
Bir zamanlar gelecek planları yapan gençler şimdi temel ihtiyaçlarını karşılamanın hesabını yapma ya da başka bir ülkeye gitme hayalleri peşinde gitmektedirler. Emekliler yıllarca çalışmanın karşılığını huzurla yaşamak isterken, bütçe hesaplarıyla ya da başka bir iş bulabilme derdine düştüler.
Sokağın nabzı sadece ekonomik sıkıntıları değil, insanların beklentilerini de gösteriyor. Vatandaş daha öngörülebilir bir ekonomi, daha istikrarlı fiyatlar ve geleceğe dair daha fazla güven istiyor. Çünkü ekonomik göstergeler ne söylerse söylesin, sokağın asıl göstergesi insanların yüzündeki ifadede saklıdır.
Bir ülkenin ekonomisi yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, vatandaşın alışveriş sepetiyle, evinde ve buzdolabındaki doluluk oranıyla ölçülür. Sokağın nabzı bugün bunu söylüyor: İnsanlar rakamlardan çok, hayatlarının nasıl değiştiğine bakıyor.
Ülke ekonomisinin göstergeleri adeta bir sihir gösterisine dönüştü. Ancak bu gösteride kaybolan tavşan değil, vatandaşın alım gücü oldu. Açıklanan büyüme rakamlarıyla marketteki fiyat etiketleri arasında öyle bir mesafe var ki, sanki biri Dünya’da diğeri başka bir gezegende yaşıyor.
Eskiden insanlar maaş gününü beklerdi, şimdi maaşın erimesini izliyor. Ay başında alınan maaş ve ücretler, ay sonunda geçmişten kalma bir hatıra gibi görünüyor. Enflasyon rakamları açıklanırken vatandaşın cebindeki gerçek enflasyon sessizce kendi hesabını yapıyor.
Ekonomik tartışmalarda sürekli büyük projeler, büyüme oranları ve rekorlar konuşuluyor. Ancak pazara çıkan emeklinin, kira ödeyen memurun ve geçinmeye çalışan işçinin rekorlarla değil, fiyatlarla bir ilişkisi var. Çünkü vatandaş için ekonomi; grafiklerdeki çizgilerden değil, cebindeki para ve market kasasındaki toplam tutardan ibaret.
Belki de bir ülke ekonomisinin en büyük başarısı, matematiğe yeni bir kural kazandırmasıdır: Maaşlar artarken alım gücü aynı anda azalabiliyor. Bu durum dünya ekonomisine önemli bir katkı olarak değerlendirilebilir; çünkü klasik iktisat kitaplarında böyle bir bölüm bulunmuyor.
Sonuç olarak ekonomi yönetimi başarı hikâyeleri anlatmaya devam ederken vatandaş da cüzdanındaki sessizliği dinlemeye devam ediyor. Ne de olsa rakamlar mutlu olabilir; önemli olan insanların da mutlu olup olmadığıdır.
